Ya Kene Zehirli Olsaydı
Serin bir yaz sabahıydı. Hafiften esen rüzgara takılan hanımeli ve iğde kokuları huzurun tebessümüne dönüşüyordu gencecik yüzlerde. Yanakları heyecandan pembeleşmiş, giderek hızlanan kalp atışları, gözlerinde belli belirsiz bir endişeye dönüşmüş gençler telaş içerisinde volta atıyorlardı üniversite bahçesinde. Bazıları kendileriyle baş başa kalmayı tercih etmiş, bazıları da sımsıkı yapışmışlardı yakınlarının ellerine, kollarına bekleyişin heyecanında. İçlerinden bazıları da dalıp dalıp gidiyor uzaklara, bir noktaya takılı bıraktıkları bakışlarında. Sınav salonunda olacaklar birazdan. Hayatlarının belki de en önemli sınavına girecekler. Bundan sonraki bütün hayatlarını biçimlendirecek, geleceklerini belirleyecek sınava. Her şey o sınava bağlı. Mutluluk, mutsuzluk, varsıllık, yoksunluk, yoksulluk. Her şey! Sorulara verecekleri her doğru yanıt onları ufuk çizgisine biraz daha yaklaştıracak, her bir yanlış ise yeni bir engel koyacak yollarına bu gencecik umut yolcularının. Bu sınav için çalıştılar yıllarca. Bu sınav içindi uykusuz geceler, kurstan kursa koşturmalar.
Ve anne babalar. Onlar çok daha heyecanlıydılar. Bunca yıl yapılan harcamalar, stres, koşturmalar. Hepsi, ama hepsi bu sınav içindi. İşte o büyük gün bugün. Dananın kuyruğunun kopacağı gündü.
Düşünceler, hayaller, umutlar ve heyecan derken keskin bir çığlıkla irkildi birden herkes.
-Kene! Kene var elimde! Kene elimi ısırdı!
Sınav için bekleyen kız öğrencilerden biriydi çığlık atan. Genç kızın başına üşüştü herkes. Korkudan göz bebekleri dışarı fırlamış, bağırıyor avaz avaz.
-Mahvoldum ben, mahvoldum. Sınavım! Çok çalışmıştım!
Birkaç saniye içinde ilk şoku atlatan genç kız hıçkırarak ağlamaya başladı. Yalvarıyordu.
-Biri bir şey yapsın, nolur!
Görevlilerden biri telaşla kızın yanına koştu. Gençten bir bayandı. Telaşlı, ancak telaşını belli etmemeye özen göstererek sakin tavırlarla, kızın çevresine toplanmış olan kalabalığı dağıttı önce, ardından da kızı sakinleştirdi ve sordu:
-Ailenden kimse yok mu burada?
-Hayır! Babam bilmesin nolur ablacığım. Tansiyonu var. Dayanamaz.
-Tamam, endişelenme sen. Ben şimdi seni hastaneye yetiştiririm.
-Hayır! Hastaneye gidersek sınava giremem. Hayatım kararır. Mahvoldum ben mahvoldum, bittim ben!
Görevli bayan bir yandan çantasından çıkardığı kağıt mendille genç kızın yanaklarına akan gözyaşlarını siliyor, bir yandan da onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Daha fazla yitirecek zaman yoktu. Hemen bir taksi çağrıldı ve hastaneye gidildi.
Ana baba günüydü hastanenin acili. Kene sözcüğünü duyunca kızın üstüne üşüştüler doktorlar. Yeni bir kene vakasıyla karşılaşmış olmanın mesleki heyecanı ile kızı kurtarmanın endişe dolu telaşını bir arada yaşıyorlardı acil servisin genç hekimleri. Derken başarılı bir kene operasyonu sonucunda genç kız keneden kurtuldu, kenesini Türk ulusunun başarılı genç hekimlerine emanet ederek yarım bıraktığı öteki heyecanına doğru yola koyuldu. Kenenin özelliği henüz saptanamamıştı. Patoloji birimine gönderilmişti. Genç kız için yaşamsal tehlike olasılığı hala geçerliydi. Ancak sınav onun için çok daha yaşamsal bir konuydu. Keneyi, saplandığı yerden atarken, aynı anda yüreğinden, korkularından, kaygılarından da uzaklaştırmak zorundaydı. Hiç değilse sınav bitene kadar. Çocukluğunu, gençliğini bu hedefe kilitlemişti yıllarca. Doktor olmak istiyordu. Sınav öncesi kene vakası ise onun için ilginç bir deneyim olmuştu. Bu bir sinyaldi belki de. Sınavdan önce kene dolayısıyla hastaneye götürülmesi, hastane ortamını, doktorların koşuşturmalarını bir kez daha yakından görmesi için bir fırsat verilmişti belki de ona.
Genç kız, kafasında gezinen bütün bu düşüncelerle sınav salonuna geldiğinde yalnızca on dakika geçmişti sınavın başlamasının üzerinden. Büyük bir heyecan ve sevinçle geçip oturdu sırasına ve hemen başladı soruları yanıtlamaya. Keneyle savaştan zaferle çıkmıştı. Şimdi sıra hayatının asıl savaşını kazanmaya gelmişti. Bundan daha önemli savaş yoktu ki onun için. Hekimler onun kenesini almaya çalışırken bile, o yalnızca sınavı düşünüyordu. Bütün dualarını sınava yetişmek dileğine yoğunlaştırmıştı. Kenenin yaratacağı yaşamsal tehlike umurunda bile değildi sınavın yanında. Hatta eğer o görevli bayan zorla alıp da hastaneye götürmeseydi, genç kız belki de kenesiyle birlikte sınava girmeyi bile göze alacaktı. Çünkü o biliyordu ki o gün onunla aynı sınava giren diğer gençler gibi onun da geleceğe ilişkin tek ümidi bu sınavdı. Ya sınavda başarılı olarak üniversite okumaya hak kazanacaktı, bir mesleği olacakta ya da kaybederse hayatı kararacaktı. İlkokuldan itibaren içinde yetiştiği eğitim sistemi onu yalnızca çok seçenekli test soruları çözmek yönünde yetiştirmişti çünkü. Genç kız bunun bilincindeydi. O sabah okul önlerinde o sınavı heyecanla bekleyen diğer bütün gençler de çok iyi biliyorlardı ki hayattaki tek yol açıcılarıydı bu sınav. Onların her biri ilkokuldan bu yana birer yarış atı gibi yetiştirilmişlerdi. Şimdi ise hedefe varış için son hamleyi yapıyorlardı. İşte genç kız için bu son hamle az daha bir kene uğruna başarısızlıkla sonuçlanacaktı. Ama şansı yaver gitmişti. Şimdi sınıftaydı. Onu geleceğe taşıyacak sınav kitapçığına kavuşmuştu. Hastaneye götürülürken kendisine endişeyle bakan gençlerin, sınıfa girerken sevinçle bakmadıklarını da fark etmişti kaşla göz arasında. Hastaneye götürülürken ne de olsa diğerleri için birinin yarıştan çekilmesi söz konusuydu. Geri dönüş ise yarışın kızışması anlamına geliyordu.
Genç kız kafasını meşgul eden bütün bu düşünceleri atmak için bir an durdu, başını soru kitapçığından kaldırdı, arkasına yaslandı, sırasında duran sudan birkaç yudum içti. Çevresine şöyle bir baktı. Herkes harıl harıl soru çözüyordu. Tamam dedi içinden. Başlamalıyım ve bu sınavı almalıyım. Umutluydu, kendisine güveniyordu. Başaracaktı.
İnsanları tek hedefe bağlamanın, seçeneksiz bırakmanın ve rekabetin acımasız dünyasına terk etmenin acınası sonucu bu olsa gerek.
Küçücük bir keneyle bile kesintiye uğraması olası bir gelecek kurgusuyla gençler hangi yarınların güvencesi olabilirler dersiniz? Neyse ki kene temiz çıktı. Ya bir de zehirli çıksaydı?.
Peki ya diğer zehirli kenelerin sürekli olarak genç beyinlere salgıladıkları zehri atmak nasıl mümkün olacak? Hekimler, çok daha tehlikeli olan bu zehirle de başa çıkabilecekler mi? Tehlikesi hızla yayılan, genlere nüfuz ederek kuşaklar boyu süren bu eblehleştirme zehrini etkisizleştirmenin yolunu kim bulacak?
Çocukluktan gençliğe bütün eğitim-öğretimleri yalnızca test çözmek, çoklu yanıtlardan en doğrusunu seçmek üzerine kurulmuş bu gençlerin hayatı bütünlüklü biçimde algılayabilmeleri, analiz edebilmeleri nasıl beklenebilir?
“Sınavı kaçırırsam biterim, hayatım söner” diyen bu gençlerin ancak onda birinin üniversiteye yerleştirilmesinin mümkün olduğu bir sistemde açıkta kalan gençlerin durumu ne olacak? İşsiz, güçsüz, mesleksiz, donanımsız bırakılarak “saldım çayıra, mevlam kayıra” misali sokaklara salıverilen yüzbinlerce genci en zehirli kenelerden çok daha vahim tehlikelerin beklemediğini kim söyleyebilir ki?