Nerede bir dertli nerede bir yetim, nerede bir gariban, nerede bir gözü yaşlı çocuk görse, derdine derman olmak için mücadele eder, onlara kol kanat olmaya çalışırdı.
Gece yine zifiri karanlık göz gözü görmüyordu adeta. O gün işlerini bitiremediyinden işyerinden geç çıkmıştı. Arabasına binmiş, her zaman olduğu gibi radyoyu açmıştı ki mikrofonun diğer ucundan bir anons duydu. Anonsta acil kan arandığı söyleniyordu. Hızır, bir an durakladı aranan kan kendi kanıyla uyuşuyordu. Hiç vakit kaybetmeden hastanenin yolunu tuttu. Daha hastane kapısından içeri girer girmez geç kaldığını anlamıştı. Kan hamile bir kadına aranıyordu. Cebinden kan satın alacak parası olmayan eşinin avuçlarında ne kadar gerekiyorsa o kadar ünite kan olmak istedi. Karnındaki bebeğiyle birlikte o anne ölmesin istemişti ama olmamıştı yetişememişti. Yüreği jilet kesiği bir acıyla inliyordu adeta. Hızır iki can kaybetmişti ama onca canlar kurtarmak istiyordu. Kolları sıvamıştı bile. İlk iş olarak maddi durumu iyi olmayan öğrencilere burs vererek onların bir nebze olsun ihtiyaçlarını gidermeyi amaçlıyordu. Kendisi de fakir bir ailenin çocuğuydu. O da etrafına ışık saçan fedayilerin burslarıyla okumuştu. Yine onların manevi desteğiyle güzel ahlak sahibi olmuştu. Bir insan kurtarmak tüm insanlığı kurtarmak gibidir. Düsturuyla nerede yardıma muhtaç insanlar varsa orada hep o vardı. Hırsızların, ayyaşların, berduşların, sarhoşların topluma kazandırılması için var gücüyle çalıştı. Onların hem maddi hem de manevi hocası oldu. Bunları yaparken yollarına engeller konuldu, etrafına kalın duvarlar örüldü, iftiralar atıldı ama yılmadı doğruluktan doğru yoldan hiç sapmadı. Işığa muhtaç insanlara ışık oldu, çölleşmiş topraklara su oldu, kanayan yaralara merhem oldu. Kendisine kötülük yapanlara ne kırıldı ne de gücendi. Diktiği ağaçların meyve vermeye başladığını gördüğünde tüm olup bitenlere sadece gülüp geçti. Yardıma muhtaç gönülleri feth etmeye devam etti.
* * * *
“Derler ki, çok ama çok eski bir çağda bir ülke varmış yalnızca hayvanların yaşadığı, aydınlıklar içinde, güzel mi güzel cennet misali bir ülke. Hayvanlar mutluluk içinde yaşarlarken bir gün kara kara canavarlar gelip bir kara basan gibi çökmüş bu ülkenin tepesine ışığa aydınlığa düşman olduklarından ülkedeki tüm ışık sazan şeyleri yasaklamışlar ışıksız kalan tüm canlılar birer birer sararıp solmaya, ölmeye başlamışlar. O kara canavarlar çok güçlüymüş, kimse onlara karşı mücadele edemiyormuş. Bizim pervaneler gönüllü olmuşlar çalınan ışıklarını bulup getirmeye. Diğer hayvanlar gülmüş, alay etmişler. Aslanlar, kaplanlar, filler… Pervaneler güç cüssede değil yürektedir. O yürekte taşıdığın inançtadır. Teslim mi olalım şimdi o canavarlara? Demişler, kendilerine kızıp alay edenlere. Sonra, biz böyle bir onursuzluğu kabul etmiyoruz ve ışığı bulup getireceğimize inanıyoruz. Tek başımıza da olsak, bu yolda tümümüz ölsek de vazgeçmeyeceğiz bu inancımızdan” diyerek uçup gitmişler. (Tutsak Mektuplar)
O gün bugündür pervaneler nerde bir ışık görseler oraya doğru uçar ışığın kalbine ulaşmaya çalışırlarmış.