| DOLAR | ![]() |
1,7615 |
| EURO | ![]() |
2,3015 |
| IMKB | ![]() |
60.675 |
| Ankara | -3 / 3 °C |
| İstanbul | 4 / 8 °C |
| İzmir | 3 / 10 °C |
| Aydın | 2 / 11 °C |
![]() Mustafa Erdoğmuş
|
Allah nasip ederse 21 Ağustos 2009 Cuma günü yeni bir Ramazan ayına daha kavuşmuş olacağız. Bu mübarek ayın ülkemiz ve tüm İslam alemi için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Bu yazımda köyümde yaşadığım ve hayal sahifelerimde kalan eski Ramazanlardan bahsetmek istiyorum. Çok güzel çocukluk hatıralarımın olduğu Esküne Köyünden bugünkü ismi ile Uğurca Köyünden ayrılıp, İstanbul'a gelip yerleştiğimizde henüz on bir yaşlarında idim. Köyümde geçen ilk altı yılımı pek hatırlamasam da geriye kalan o beş yıllık dönemin, benim hayatımda unutulmaz bir yeri olduğunu belirtmek isterim. İstanbul'a geldikten sonra, zaman, zaman köydeki dostlarımızı ziyarete gitmiş olsak da, Uğurca Köyü söz konusu olduğunda, köyümde geçen o beş yıllık hatıralar, bir film şeridi gibi hemen gözlerimin önünde canlanır ve o yıllara büyük özlem duyarım. O günlerden bahsetmek de bana büyük bir zevk verir.
Şimdi çocukluğumda yaşamış olduğum o Ramazan Ayı hatıralarından, hafızamda kaldığı kadarı ile biraz bahsedip o duyguları tekrar sizlerle birlikte yaşamak istiyorum. Yazının başlığında “Eski Ramazanlar” a vurgu yapılmasını uygun gördüm. Aslında eski dediğimiz bazı şeyler o kadar değerlidirler ki, şimdiki benzerinden yüzlercesini verseniz, eskisini satın almanız ve onu geri getirmeniz mümkün olmaz. Yıllar geçtikçe onlar daha da kıymetleşir ve değerleri artar. Tabi ki Ramazan Ayları bu değerlendirmenin dışındadır. Zira eski olsun, yeni olsun hangi Ramazan ayının, kimin için hayırlı olduğunu ve kimin içinde hayırsız olduğunu ancak Yüce Rabbim bilmektedir.
Hepimizin, çocukluğunda, öğrencilik hayatında, askerliğinde, kısacası hayatımızın her döneminde yaşadığı unutulmayan güzel günler vardır. Kastımız da geçmişte yaşadığımız işte bu güzel günlerdir. Geriye dönüp mazideki günleri yaşamamız mümkün olmadığından, bu günler onun için çok değerlidir. O günler tatlı bir hatıra olarak hafıza defterimizde yerlerini almışlardır. Zaman, zaman maziye doğru bir seyahate çıkar ve yaşadığımız bu hatıraları manen seyrederiz. İsterseniz şimdi de öyle yapalım ve maziye doğru kısa bir yolculuğa çıkıp, benim gibi bir çok hemşerimin yaşadığı çocukluğumuzdaki o eski günlere yani 60'lı yıllara ve o günkü Ramazanlara bir göz atalım.
Ramazan Ayı yaklaştığında köyümüzdeki günlük işler biraz rölantiye alınır ve herkeste büyük bir sevinç başlardı. Büyüklerimiz Ramazan tedariki için binek hayvanlarına atlayıp, tozlu ve çamurlu yollardan dört saatlik uzun bir yolculuktan sonra şehre ulaşırlardı. Köyümüzde motorlu araç yoktu, çocukları şehre götürmek pek adet olmadığından, motor sesini ancak gökten geçen tayyarelerden duyardık. Köyde sadece bir veya iki tane radyo vardı, televizyon denilen aletin ise o günlerde hayali bile edilemezdi. Köyümüzün arazisinden geçen ve gelişmişliğin bir alameti olarak görülen telgraf tellerine bakar ve bu tellere konan kuşları seyrederdik. Saf çocukluk anlayışımızdan dolayı olmuş olacak ki bu kuşların gurbette olan sevdiklerimize selam götürdüklerine inanırdık.
Yine büyüklerimiz, katır, at ve eşek gibi o gününün ayaklı vasıtaları olan binek hayvanları ile sabah erkenden ormana giderler, dört beş saatlik zorlu bir uğraşıdan sonra, hayvanlarına yükleyecekleri kadar, meşe ve pelit odunu hazırlarlardı. Köye döndükten sonra gecenin karanlığında tekrar odun yüklü bu ayaklı vasıtalar ile yola çıkarlar ve hazırladıkları odunların bir kısmını şehre götürüp satarlardı. Odunlarını satmaya giderlerken, ormancı memurlarına yakalanmamak için azami dikkati gösterirlerdi. Zaten gece gitmelerinin bir sebebi de buydu. Çoğunun müşterileri hazırdı. Odun satışından elde ettikleri birkaç kuruş ile, yağ, tuz, şeker ve sabun gibi evlerinin ihtiyaçlarını karşılarlardı.
Evlerimizin çoğu toprak bacalıydı, o zamanlar üzeri saçlı ve turalı evi olmak zenginlik alameti sayılırdı. Yağmur yağdığında çatlaklardan evin içine su akmasın diye, “loğ” dediğimiz özenle yapılmış silindir şeklindeki taşlar ile bacalarımız düzeltilir yani o günkü tabirle loğlanırdı. Samanın yetmediği zamanlarda hayvanlarımıza yedirmek için, yazın dağlardan çanşur otu biçilir, kışın ise ahtapot kollarına benzeyen geven denilen otun kökleri sökülürdü. İçine tuz konulup pelit közünde pişirilen çanşur mantarının güzel kokusu ve tadı insana ayrı bir damak zevki verirdi. Ateş alevinde ütülenip, doğranarak küçük parçalar haline getirilen yağlı geven kökünün tadı ise hayvanların iştahını kabartırdı. Besleyici özelliği dolayısı ile geven kökünü yiyen hayvanlar daha bakımlı olurdu.
Ağır kokusu ve taş gibi sert kalıbı olan sabunlar ile çamaşırlar yıkanır, bu sabunları bulamayanların imdadına ise, yan temizlik ürünü olarak, çamaşır kazanının bir kenarına torba içinde asılmış kil ve kül yetişirdi.
Bu gün olduğu gibi, buzdolabı, çamaşır makinası, çeşitli deterjanlar ile, telefon ve elektrik gibi tüketim harcamalarını arttıran nesneler o zaman yoktu…
Ailelerine parasal katkı sağlamak için, köyün bazı gençleri İstanbul'a çalışmaya giderler ve inşaat işlerinde kazandıkları paraları gelip köyde harcarlardı. Kriz nedir…? Enflasyon nedir…? Ekonomik sıkıntı nedir…? pek bilinmezdi… Hasılı insanlarımızda gelecek kaygısı yoktu...
Eğer ambarlarını, mereklerini ve şehre gittikleri zaman da heybelerini doldurmuş iseler, o zaman kendilerini çok daha mutlu hissederlerdi.
Sahi çocukluğumdaki o eski Ramazanlardan bahsedecektim. Ama eski günleri hatırlayınca, kendimi tutamayıp işte böyle mazinin derinliklerine doğru daldım gittim… Genç nesillerimizin, geçmişleri ile olan bağlarını koparmamaları ve hangi safhalardan geçerek bugünlere geldiklerini öğrenmeleri açısından, zaman, zaman geçmişe doğru seyahate çıkıp, o günleri hatırlatmanın faydalı olacağını düşünüyorum.
Evet, şehre giden büyüklerimiz, Ramazan ayı için margarin yağı, zeytin ve şeker gibi ihtiyaçları satın alırlardı.“Vita” markalı margarin yağları sarı renkli tenekeler içinde satılırdı. Bu tenekeler boşaldığı zaman içine buğday, yarma, kavut unu gibi kışlık erzaklar konulurdu. ”Vita” o kadar markalaşmıştı ki daha sonra çıkan margarin yağlarına da hep vita yağı denilmişti. Bugünkü gençlere biraz tuhaf gelecek ama o zamanlar çay içmek pek alışkanlık haline gelmemişti. Belki de ülkemizde yeteri kadar çay üretilemediğinden fazla satılmıyor, herhalde bu yüzden içilmiyordu. Çay yerine Brezilya'dan ithal edip getirilen, üzerinde zenci bir hanımın resminin olduğu teneke kutular içinde satılan kahveler gelen misafirlere ikram edilirdi ve her evde de kahve bulunmazdı. Oruç açmak için zeytin kullanılır, vita yağından ise daha ziyade hamur işi yapılırdı. Ramazan ayında yapılan hamur işlerinin en başında sahur için yapılan ve insanı çok tok tutan yöresel hamur işimiz olan “pişi” gelirdi.
Gece oruç tutmak için sahura kalkılır, pişiler, keteler yenilirdi. Küçük olduğumuzdan, oruç tutmaya dayanamayız diye biz çocukları sahura pek kaldırmazlardı. Bunun için sahura kaldırmaları için annelerimize yalvarırdık. Alışmamız için, onlarda bizleri kırmazlar ve bazen sahura kaldırırlardı. Tam gün oruç tutmaya dayanamasak bile yarım gün de olsa, çocuk orucu tutardık. Okula gittiğimizde, kimin oruçlu olduğunu veya kimin kaç oruç tuttuğunu birbirimize heyecanla anlatırdık. Hatta sahur ile ilgili sohbetlerimizde, sahurda kimin babasının kaç pişi yediği ballandıra, ballandıra anlatılır, çok pişi yemek bir marifet ve güçlülük emaresi sayılırdı.
Bazı sahur vakitlerinde, başka köylerden gelip davul çalan ve ramazan manileri söyleyenlerin sesleri ile uyanırdık. Ramazan ayına başka bir güzellik katan bu kişiler boş gönderilmez, heybelerine yağ, bulgur ve yarma gibi erzak konulurdu. Akşam iftar vaktini beklemek ise köye ayrı bir güzellik ve heyecan katardı. Çoğunun evinde saat yoktu. Herkes evlerinin bacalarına çıkar ve Şebinkarahisar'dan atılacak olan iftar topunu beklerlerdi. Topun sesi duyulduğu zaman, şimdiki önemli derbi maçlarında gol atıldığı zaman, taraftarlar nasıl ki bir sevinç çığlığı atıyorlarsa, işte iftar topunun sesini duyanlarda buna benzer bir sevinç sesi çıkartırlar ve oruç açmak için hemen evlerine koşarlardı. Teravih vaktine kadar köye bir sessizlik çökerdi.
Daha sonra teravih namazı kılmak için köyün camisine gidilir, hep birlikte namaz kılınırdı. Devlet tarafından görevlendirilmiş köy imamı olmadığından, Ramazan aylarında teravih namazını kıldırmak için Cenik'ten gelen imamlar tutulur ve bu imamlara Ramazan ayı sonunda hediye kabilinden ücretleri verilirdi. Köyümüzün küçük çocukları olan bizler de, teravih namazı için camiye gider ve arka saflarda yerimizi alırdık. Teravih namazını kılarken yaramazlığı kendine hobi edinmiş olan bir arkadaşımızın “tısss” diye bir ses çıkartması ile hep birlikte öyle bir gülme krizine tutulurduk ki, bu kriz bazen camiden dışarı atılmamızla sonuçlanırdı. Ertesi gün okula gittiğimizde akşam namazdaki hallerimizi yine gülerek birbirimize anlatırdık. Çocuk bile olsak, o günlerde camiye gitmek, namaz kılmak, büyüklerimizle birlikte secdeye varmak, hatta namaz kılarken hep birlikte gülmek biz çocuklar için çok güzel duygular idi. O çocukluk yıllarımızda, Ramazan Ayının manevi yönünü ve önemini anlayamasak da, iftar vaktinde atılacak top sesini bekler gibi, Ramazan ayının gelmesini her yıl heyecanla beklerdik.
Şimdi aradan yıllar geçti… Dünün çocukları olan bizler bugün büyüdük, baba olduk, dede olduk ama bu Mübarek ayın gelmesini yine aynı heyecanla bekliyoruz.
Yakında idrak edeceğimiz Ramazan Ayınızı tebrik ediyor ve bu Mübarek ayın Feyiz ve Bereketinden faydalanmanız dileği ile, “şebinhaber” ziyaretçilerine ve tüm hemşerilerime selam ve sevgilerimi sunuyorum.
Mustafa ERDOĞMUŞ
Yazılım ve Sistem Yönetimi: CM Bilişim














