| DOLAR | ![]() |
1,5005 |
| EURO | ![]() |
1,9295 |
| IMKB | ![]() |
60.999 |
| Ankara | 11 / 27 °C |
| İstanbul | 19 / 27 °C |
| İzmir | 18 / 30 °C |
| Aydın | 16 / 31 °C |
![]() Süreyya Aydın
|
Güzel günler göreceğiz çocuklar
Motorları maviliklere süreceğiz
Çocuklar inanın, inanın çocuklar
Güzel günler göreceğiz, güneşli günler
Motorları maviliklere süreceğiz
Karanlık gecelerde kara baykuşların bütün çığırtkanlıklarına rağmen, gelecek
o güzel günlerin o kadar çok yakında ve yanı başımızda olduğundan o kadar eminim ki… Hiç bu kadar ümitvar olmamıştım. Hiç bu kadar güvenle bakmamıştım geleceğe.
Ülkemiz ve insanımız mutluluğu, gülen yüzü, umudu, insanca yaşamayı en az diğer milletler ve insanlar kadar hak etmesine rağmen, birkaç yıl öncesinde çok uzakta değil 28 Şubat sürecinde bizden o kadar uzakta gözüküyordu ki güzel günler, neredeyse güzel bir gelecek ve güzel günleri hayal etmek bile imkansızdı aslında…
Düşünüyorum şöyle bir çocukluk yılarımı, dedemin babaannemin anlattığı o yokluk ve sefalet yıllarını. Aklıma geldikçe “bu insanlar bu acılara nasıl dayanmışlar” demeden edemiyorum. Anadolu insanının neredeyse son 100 yılı yokluklar, acılar, imkansızlıklar içerisinde geçmiş. Kah tarlalarda buğday başakları toplamışlar, kah dağlarda keven kökü sökmüşler, kah çifte koşmuşlar kendilerini olmayan öküzün yerine, kah ellerini saban edip batırmışlar toprağın bağrına. O yokluk yıllarını anlatan çok güzel bir şiiri vardır Yavuz Bülent BAKİLER'in.
Ben Anadolu'yum...
Yıllar yılı susuz kaldım, yıllar yılı aç...
Şükrederek, kalktığım sofralarımda
Ya soğan ekmek olur, yahut bulamaç.
Hastalarım ölüm yataklarında
Ne doktor yüzü gördüm, ne ilaç.
….
Ben Anadolu'yum, acılı, mahzun;
Bende bitmez tükenmez dert kulaç kulaç...
Rahmetli dedemin babası büyükdedem 42 yaşında Sarıkamış'a gitmek üzere askere çağrılır. Devlet ayakta kalabilmek için halkın nesi var nesi yok el koyar o yıllarda. Dedelerim köyde durumu en iyi aile olmasına rağmen, elde avuçta kala kala bir inek birde katır kalır. Bir de eşi ve iki küçük çocuk. Zira büyüyenler gidip bir daha dönmemiştir cephelerden. Dedem eşine sıkı sıkı tembih eder Sarıkamış yolunda: “Hanım, katırı ineğin yanına koş, tarlayı sür. Yoksa acından ölür bu çocuklar.” Sanki içine doğmuştur bir daha dönmemek. Yanında köylümüz Çavuş emmi de vardır. O henüz genç ve dinçtir. Kışın o dondurucu soğuğunda düşerler yollara. Erzincan'ı geçtiklerinde Çavuş emmi büyük dedeme “Ömer emmi! Ömer emmi! Şu önümüzde giden katır sizin evde kalan son katır değil mi?” deyice korkulu gözlerle o yöne bakar büyükdedem. “Eyvah çocuklarım açlıktan ölecek” der ve yığılıp kalır. Ve daha Sarıkamış'ı bile görmeden oracıkta şehit olur büyükdedem.
Sadece benim ailemden buna benzer onlarca hikaye dinledim ben. Şükürler olsun ki bu günleri atlattı bu millet. Ancak büyük milletlerin acıları da büyük olur. Eğer Anadolu gibi bir coğrafyayı yurt edinmişseniz, siz beladan kaçsanız da bela sizin peşinizi bırakmaz. Anadolu'nun jeopolitik konumu sizi her zaman caydırıcı ve güçlü olmaya iter. Hele bu gün her şeyinizle güçlü olmak durumundasınız. Ordunuzla, ekonominizle, sanayinizle, kültürünüzle…
Cumhuriyetin kuruluşundan bu güne beklide yukarıda anlattığım yaşananlardan kaynaklanan bir korku ile sürekli içine kapanık, herkesi düşman gören, şüpheci bir hal almışız. Oysa köprülerin altından çok sular aktı. Dünya değişti. Atı alan Üsküdar'ı geçti, biz hala aynı korkuların esiri olmuş vaziyette istisnasız bütün komşularımızla düşman, kendi insanını bile tehlike gören bir histeri içinde yolumuza devam ediyoruz. Fazla değil 10-15 yol öncesini düşünelim dostlar. Yunanistan düşman, Bulgaristan düşman, Rusya zaten ayağımızın tökezlemesini bekliyor, İran şeriatını bize ihraç edecek, Suriye zaten PKK'nın ağababası. Sen 1920'lere takılıp kalır, kendi insanını bile düşman kampında görürsen yukarıda saydıklarım kaçınılmaz olur. Ama güçlü, tarihten ve jeopolitik konumundan aldığı avantajları jeopolitik gerçekleriyle yoğurup kullanabilen bir Türkiye dünyanın süper gücü olması kaçınılmaz bir gerçektir. Şunun bunun ipinde oynayan değil kendi gücünü ve tarihsel hiterlandını kullanabilen bir Türkiye dostlarına komşularına güven verir ve Avrupa Birliğinin en büyük rakibidir. Osmanlı bize büyük ve sağlam bir tarihsel hiterland bırakarak çekilmiştir tarih sahnesinden. Osmanlı coğrafyasında yaşayan her milletin insaflı temsilcileri ve Osmanlı tebası olma mutluluğunu yaşayan her millet kalbinin en müstesna köşesinde Osmanlı için yer ayırmış ve Osmanlı'nın hakkını teslim etmişlerdir. Bu sevginin meyvelerini toplamakta Türkiye Cumhuriyeti'ne nasib olacakken maalesef geçmişimizden kaçmışız. Osmanlı'yı yok saymışız hatta inkar etmişiz.
Oysa geçmişimiz en büyük şansımızdır. Geçmişimizle barışık olmayan, büyük düşünmeyen idareciler Türkiye'nin ayak bağı olmuşlar ve olmaya devam etme gayreti içerisindeler. Ülkemiz yer altı ve yerüstü zenginlikleriyle, yetişmiş insan gücü ve jeopolitik konumundan kaynaklanan imkanlarıyla geleceğin süper gücü olabilecek yegane ülkedir. Bizim elimizde bulunan imkanlar hiçbir Avrupa ülkesiyle kıyas edilemeyecek seviyededir. Bütün bunlar önümüzde dururken birileri hala terör ve savaş devam etsin gayreti ve özlemi içerisindedir. Birileri hala 1930'ların dünyasında yaşadığını zannederek vurmak, kırmak, öldürmek ve yok etmekle her şeyi halledeceğini zannetmekte. Öyle olmasaydı ismi lazım olmayan malum şahıs çıkıp kendi insanımızı katlettiğimiz tarihin acı bir sayfasını övünerek, gururlanarak misal verebilir miydi? Ne yazık ki bazıları kandan beslenmekten, kin ve nefret tohumları ekmekten zevk alıyor ve nemalanıyor. İnsan olmaktan utandığım bir sahneden bahsediyorum dostlar…
Oysa her farklılık bir zenginliğimizdir. Keşke bu ordu bu ülke kendi insanının üzerine topla tüfekle gitmeseydi. Kundakta bebeleri gelinlik kızları suçsuz bigünah sivilleri Munzur sularında boğmasaydı. Keşke ülkemizde hiçbir zaman nüfus mübadelesi olmasaydı. Keşke Osmanlı'nın yıkılış sürecinde ermeni komşularımız batının ajanlarının dolduruşuna gelmeseydi ve o acılar yaşanmasaydı. Bu keşkeler uzayıp gidiyor işte… Biliyorum ki “Ermeni” kelimesini duyduğumuzda bir çoğumuzun yüzü buruşuyor. Zira hep menfi propoganda hikayeleri ile büyüdük. Ermeniler astı Ermeniler kesti. Evet tabiî ki asıl suçlu Ermenilerdi. Ama keşke yaşanmasaydı bütün bu acılar. Geçenlerde internette Şebinkarahisar tarihini araştırırken bir Şebinkarahisar Ermenisinin anlattıklarına rastladım www.ermeni.org adresinde. Belki abartılı ifadelerde vardı ancak bir insanın doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı, emek verdiği, alın terini, gözyaşını döktüğü toprakları terk etmesi ne büyük acıdır biliyor musunuz? Yine, sanıyorum TRT3'te seyretmiştim, mübadelede Yunanistan'a giden Rumlarla Türkiye'ye yerleşen Türk muhacirlerin çektikleri acıları anlatıyordu. Ben gözyaşlarımı tutamadım. Evet yalnızca insanlar gözyaşı dökebilir!
Bütün bunlar tarihin karanlık sayfaları arasında yaşandı ve bitti. Ama ben inanıyorum ki bu ülke Hırant DİNK'le daha güçlüydü. Bizler bu ülkede yaşayan Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, Süryani, Gürcü, Abazalarla daha güçlüyüz. Bu kültürel zenginlik bu farklılıkların sonucudur zaten. Dünyanın başka neresinde bu kadar zengin, bu kadar dinamik, bu kadar farklı bir kültürü bir arada bulabilirsiniz ki zaten? Düşünsenize dostlar bir yanda davul zurna bir yanda kemençe, bir yanda tulum bir yanda sipsi, bir yanda kaval bir yanda ozanın sazı. Bu ancak bir güzelliktir. Biz Ermenistan'la düşman değil dost olmalıyız. Tıpkı Suriye'yle İran'la Azerbaycan'la olduğu gibi. Ticaretimizi Çin ile değil Gürcistan'la, Ermenistan'la, Azerbaycan'la, Suriye'yle, Yunanistan'la, Bulgaristan'la, Rusya'yla, İran'la yapmalıyız. Ancak o zaman güçlü ve müreffeh bir ülke olma yolunda emin adımlar atmış oluruz.
Sevgili dostlar sizlerle yıllar önce Mustafa ÖZEL hocamızın bir sohbetinde yaşadığım ve beni hayrete düşüren bir anekdotu paylaşmak istiyorum. Sohbetin konusu ekonomi idi. Mustafa ÖZEL bir soru sordu, “Arkadaşlar Amerikanın yıllık ticaret hacmi ne kadar biliyor musunuz?” dedi üç aşağı beş yukarı tahmin ettik. Arkasından “Amerika dış ticaretinin %50'sine yakınını iki ülke ile yapıyor, bu ülkeleri tahmin edebilir misiniz?” diye ekledi. Herkes bir ülke adı attı ortaya: “Çin, Hindistan, Japonya, İngiltere, Almanya….” “Yok yok yok. Hiç birisi değil arkadaşlar. Amerika yıllık ticaret hacminin neredeyse yarıya yakınını iki ülkeyle yapıyor. Dikkatinizi çekerek söylemek istiyorum bu iki ülke KANADA ve MEKSİKA'dır. Amerikanın zaten iki komşusu var. İşte bu iki komşusudur en çok ticaret yaptığı ülke.” Yanlış hatırlamıyorsam trilyon dolarlardan bahsetmişti Mustafa hoca. Ben hayretler içerisinde kalmış ve neden dört yanımızda düşmanlarımız olması gerektiğini işte o zaman daha iyi anlamıştım!
Onun için ümit veriyor bana komşularla sıfır problem siyaseti. Onun için yurtta sulh cihanda sulh sözüne bu gün daha bir inanıyor daha bir güvenle bakıyorum geleceğe. Onun için sayın dışişleri bakanımız Ahmet Davutoğlu beyi merakla takibediyorum. Ermenistan'la sınırların açılmasını dört gözle bekliyorum. Aynı şekilde Ermenistan Azerbaycan ihtilafının Ermenilerin işgal ettikleri topraklardan bir an önce çekilmesini bekliyorum. Bir hayalim var dostlar, günün birinde bütün komşularımızla sınırların tıpkı Suriye ile olduğu gibi yok olmasını bekliyorum. Bir gün elimi kolumu sallaya sallaya İstanbul'dan kalkıp Mekke'ye Medine'ye kadar gitmeyi düşlüyorum. Hoca Ahmet Yesevi'nin türbesi başında dua etmeyi, Tuna'da, Nil'de geçmişin güzel hatıralarını yadetmek, Horasan'da, Nişabur'da, Buhara'da, Semerkand'da, Tebriz'de büyük medeniyetimizin izlerini sürmek istiyorum. Doğunun bütün kardeş şehirlerinin yeniden o kardeşliği doya doya tatmasını göreceğim günlerin özlemiyle tutuşuyorum. Bağdat'ın, Basra'nın, Şam'ın, Saraybosna'nın, Selanik'in, yeniden elele, mutlu bir geleceğe koşmasının hayalini kuruyorum.
Ve Nazımın aynı şiiri ile bitirmek istiyorum sözlerimi.
İnanın, güzel günler göreceğiz çocuklar
Güneşli günler göreceğiz
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere süreceğiz
Çocuklar inanın, inanın çocuklar
Güzel günler göreceğiz güneşli günler
Motorları maviliklere süreceğiz
Yazılım ve Sistem Yönetimi: CM Bilişim














