Yazılım ve Sistem Yönetimi: CM Bilişim
| DOLAR | ![]() |
1,5005 |
| EURO | ![]() |
1,9295 |
| IMKB | ![]() |
60.999 |
| Ankara | 11 / 27 °C |
| İstanbul | 19 / 27 °C |
| İzmir | 18 / 30 °C |
| Aydın | 16 / 31 °C |
![]() Yrd. Doç. Dr. Haluk Erdem
|
Sokrates, Epikuros, Seneca, Montaigne, Schopenhauer ve Nietzsche, yaşamın hangi durumlarında bizlere yardımcı olup teselli verebilirler? Böyle bir soru, başka bir soruyu da akla getiriyor: Felsefe, hayatın hangi anında, kişi için anlam kazanabilir? Yeni ve sorgulanmış düşünceler dile getirildiğinde, ''felsefe yapma'' diyen bir ön-yargılı kişi için de felsefe, (bir gün) değer kazanır mı? Alain de Botton, kitabında, bu sorulara yanıt oluşturabilecek ''felsefe ve teselli'' ilişkisi için örnekler sunmaktadır.
Sokrates, ''toplum tarafından kabul görmemenin tesellisi''ni vermektedir. Sorgulanmadan ve tartışmasız kabul edilen bazı kanunlara, gündelik yaşama ilişkin yargılara, varolan düzene, örf, adet ve geleneklere, dışarıdan belirlenmiş düşüncelere aykırı davranmak Sokrates'in kendi çağında yaşadığı gibi, kişiyi toplumda yalnız bırakabilir. Kişi, hakkında olumsuz sözler işitebilir, eleştirilebilir ve toplum tarafından kabul görmemenin ağırlığı altında ezilebilir. Üzüntü, yaşamın anlamsızlığı, insanı sarmalar ve zamanla nefes alamaz hale getirir. Böyle bir durum yaşayan kişiye, Sokrates şu soruyu sorarak yardım eder: ''Bu kötü eleştiri hangi temele dayanmaktadır?'' Bu soruda farkına varmamız gereken önemli bir anlam vardır. Bu anlam, ölçülüp tartılan, dürüstçe düşünen bir eleştirmenin itirazıyla, nefret ve kıskançlıkla kendi benliğine saplanmış kişinin itirazı arasındaki farkı görmektir. Sokrates, karşımızdaki kişinin ya da kişilerin, vardıkları sonuçlara hangi mantıksal yöntemlerle ulaştıklarını görmemize yardım eder. Ona göre, sayısal çoğunluk da, hakikate zarar veremez. Gerçek saygınlık çoğunluğun iradesinden değil, sağlam bir akıl yürütmeden kaynaklanır. Sokrates, Kriton ile konuşmasında şunları söyler:
'' Öyleyse bu adam yalnızca bir uzmandan gelebilecek eleştirilerden korkmalı ya da yine bir uzmandan gelecek övgüleri dikkate almalı, herhangi birinin dile getirdiklerini değil. (...) Kişinin, insanların dile getirdiği bütün görüşlere değil de yalnızca bazılarına... kötü görüşlere değil de yalnızca iyilere saygı duyması gerektiği ilkesinin iyi bir ilke olduğunu düşünmüyor musun? İyi görüşler anlama yetisi olanların, kötü görüşlerse böyle bir yetiye sahip olmayanların görüşleridir...
Yani sevgili dostum, herkesin bizim hakkımızda neler söylediğini o kadar da umursamamalı, öte yandan adalet konusunda uzmanlaşmış kişilerin söylediklerini dikkate almalıyız.'' (s:45)
Botton, kitabının Sokrates ile ilgili bölümünün sonunda şunları yazar: ''Sokrates bize yol göstererek iki büyük hataya düşmemizi önlemeye çalışmıştır: Çevremizdekilerin söylediklerini her zaman dinlemek ve hiç dinlememek.'' (s:55)
..
İnsan, zaman zaman ne hayallere dalıp gitmez ki! Milli Piyango biletinin kazandırdıkları ile listesi yapılan istekler: Konforlu bir ev, lüks bir otomobil, ölene dek yetecek kadar bankadan gelen para, geziler, çeşit çeşit yenen yemekler vs. Yeterince paraya sahip olamamanın getirdiği sıkıntılar, bizi bu hayalden uyandırır.
''Felsefe yapmaya henüz hazır olmadığını ya da felsefe yapacak yaşı çoktan geçtiğini söyleyen adam, mutlu olmak için çok genç ya da çok yaşlı olduğunu söyleyen bir adama benzer'' diyen Epikuros'un sade bir yaşamı vardı. Onun felsefesi şu soruya yanıt verme girişimi ile ortaya çıkmıştı: ''Mutlu olmak için ne yapmalıyım?'' Ona göre felsefe, ruhsal acıları dindirebilmektedir. Felsefe, sıkıntılarımızın saklı nedenlerini, arzularımızın asıl kaynaklarını bulup, mutlu olmak adına yanlış yollara sapılmasını engellemektedir. Epikuros'un düşüncelerinde vardığı sonuçlar, büyük geliri olmayan insanlar için oldukça önemlidir. Ona göre insanın mutlu olması için gerekenler şunlardı: Dostluk, özgürlük ve düşünmek.
Lucretius, Epikuros'un basit yaşantıyı savunmak için gösterdiği entelektüel çabaya, pahalı olmayan şeylerden de zevk alınabileceğini anlatan Latince bir şiirle şöyle destek vermektedir:
''Bedenimizin gereksinimleri aslında o kadar az ki; bedenimizden acıyı uzak tutalım, kendimize yeni zevkler bulalım yeter. Doğamız bundan başka bir şey istemez; evimizin önünde, gecenin geç saatlerine kadar toplanmayan zengin sofrayı aydınlatan meşaleleriyle, altından genç adam heykelleri olmasa ne olur? Salonumuz gümüşlerle, altınlarla ışıl ışıl parlamasa, ud müziğinin yankılanacağı oymalı tavanlarımız olmasa ne olur? Oysa doğa bize ne lüksler sunar. İnsanlar dostlarıyla birlikte bir dere kenarında, çimenlerin üstünde, koca bir ağacın gölgesi altında oturup neredeyse hiç para harcamadan hoş vakit geçirip rahatlayabilirler. Hele de güneş parlıyorsa ve yılın o mevsiminde yeşil çimenlerin üzerinde çiçekler açmışsa, ne güzel.'' (s: 88-89)
..
Çeşitli durumlar karşısında düş kırıklıkları yaşarız. Güven zedelenmesi, asılsız iddialar, çekememezlik, sadakatsizlik, açgözlülük, ihanetler ve beklentilerin gerçekleşmemesi, kişiyi allak bullak etmeye yeter durumlara örnektir.
Seneca, imparator Neron'un beş yıllık öğretmeni ve on yılı aşkın süredir sadık yaveri idi. O zamanlar yirmi sekiz yaşında olan Neron'un ölüm emri karşısında Seneca'nın yaşadığı bir düş kırıklığıydı. ''Seneca'nın yanındakiler Neron'un emrini duyunca korkudan bembeyaz kesilip ağlamaya başladılar ama filozof, Tacitus'un bize aktardığına göre, sükunetini kaybetmedi ve çevresindekileri sakinleştirmeye, cesaretlendirmeye çalıştı.'' (s: 96) İnsanı ürküten bu gerçeğin gereğini Seneca, tam bir sükunetle nasıl yerine getirebilmiştir? Düş kırıklığı, kişinin istekleri ile gerçeklik arasında aniden oluşan bir uçurum olduğuna göre, bu uçurumdan kırılganlık göstermeden çıkmak nasıl olanaklı olmuştu? Seneca, düş kırıklığı yaşamanın tesellisi için iyi bir örnektir. Bize, felaketler karşısında sakin ve güvenle durabilmenin olanağını göstermiştir. Seneca'ya göre felsefe, ''arzu edilen'' ile ''gerçeklik'' arasındaki çatışmayı ortadan kaldıran, bizi gerçeklikle barıştıran, böylece düş kırıklığının kendisini olmasa bile beraberinde getirdiği, başta öfke gibi zararlı duyguları ortadan kaldıran bir disiplindir.
..
Zayıflıklar, yetersizlikler, olunmadığı halde üstünlük iddiaları insanlar dünyasın parçasıdır. Fakat böyle olmadığımızı dile getirme cesareti her insanda yoktur. Montaigne, felsefenin görevinin bu gerçeği yansıtmak olduğunu düşünmektedir. Bu görevlerden biri de, kişinin, bedeni ile barışık olması gerektiğini göstermesidir. Ona göre, ''en büyük kabalık insanın kendi varlığını hor görmesidir.'' İnsan bedeni ile iç savaş yapmaktan vazgeçmelidir, çünkü beden, ne korkunç ne de küçük düşürücüdür, o varlığımızın değişmez bir parçasıdır. Üreme ve diğer organlardan utanç duymamak gerekir. Bedenimizi ne yok sayabiliriz ne de onu alt edebiliriz. Montaigne bu konuda kısaca şunları söyler:
''Bu dünyadaki esaretimiz süresince, içimizdekilerin ne tümüyle bedensel ne de tümüyle ruhsal olabileceğini düşünebiliriz; dolayısıyla insanı bunları birbirinden ayırmak zorunda bırakmak ona haksızlık etmek olacaktır.'' (s:162)
Yetersizlik duygusunun bir nedeni de, insanların dünyayı hiç düşünmeden, normal ve anormal diye iki farklı kutba ayırmalarıdır. Normal ve anormal yargı, kendini kültürel alanda daha çok gösterir. Alışıldığı gibi giyinmeyen, inanmayan ve yaşamayan insanlar anormal olarak görülür. Yerliler bu duruma örnektir. İspanyollar, keşfettikleri bölgelerdeki yerlileri anormal oldukları için katlettiler. Bu örnekler çoğaltılabilir. Normal olanı, anormal olandan ayırırken, özel durumlardan yola çıkılarak bir kural türetilir. Örneğin birisinin zeki olduğuna karar vermek için, daha önce zeki olarak adlandırılan insanların özelliklerinden hareket ederiz. Zeki insanın çok okuduğuna, siyah giyindiğine, ağırbaşlı göründüğüne karar veren biri, bu özelliklerin dışında olana aptal diyecektir. ''Herkes alışık olmadığı şeyi barbarca buluyor; hakikate ya da doğru akıl yürütme yöntemine ilişkin ülkemizdeki alışkanlıklardan, burada üretilen fikirlerden başka ölçütümüz yok'' der Montaigne. (s: 175-176) Bir toplumun garip olarak nitelediğini, başka bir toplum çok yararlı ve son derece normal bulabilir.
..
Kırık bir kalbin tesellisini kim ve nasıl verebilir? Böyle anlarda kendimizi, aşılması olanaksızmış gibi gelen bir durumun ortasında buluruz. Aşk acısının fiziksel acılardan daha ağır geldiğini konuşmalarımızda sürekli dile getiririz. Nasıl bir teselli bizim bu durumdan çıkmamızı sağlayabilir?
Filozofların aşk konusunu kayıtsız kalmalarına şaşıran Schopenhauer şöyle diyordu:
''İnsan yaşamında bu denli önemli rolü olan bir meselenin şimdiye kadar filozoflar tarafından neredeyse tümüyle görmezden gelinmesi ve en işlenmemiş, en ham haliyle önümüzde durması bizi şaşırtmalı.'' (s: 228)
Schopenhauer'a göre aşkın amacı, insanın gelecekteki varlığını sürdürme isteğidir. Birini bir kez daha görmek için bilinçli ve çok yoğun bir istek duyduğumuzda bunun nedeni, bilinçdışında bir gücün bizi üremeye ve bir sonraki kuşağı yaratmaya doğru itmesidir. Aşkta seçici olunmasının nedenini de çocuk sahibi olma isteğine bağlayan Schopenhauer'a göre, her önümüze gelene aşık olamayız çünkü herkesle sağlıklı çocuklar yapamayız. Yaşam irademiz bizi, güzel ve zeki çocuklar dünyaya getirme şansımızı yükseltebilecek kişilere doğru itmektedir.
''İlk kez bir araya gelen ayrı cinsten iki genç insanın birbirlerini farkında olmadan ama derin bir ciddiyetle, araştıran, inceleyen bakışlarla süzmelerinde, birbirlerinin bedenlerini biçimsel açıdan ayrıntılı biçimde gözden geçirmelerinde ilgi çekici bir yan vardır. Aslında, bu araştırma ve inceleme sırasında, tür ruhu, bu iki insanın birleşmesinden ortaya nasıl bir birey çıkabileceğini hesaplamaktadır.'' (s: 234)
Kişi, aşık olduğu biri tarafından reddedilince büyük üzüntü duyar. Schopenhauer bu üzüntüden bizi çıkaracak bir teselliyi verir. Kişi, kimsenin sevmeyeceği biri olarak dünyaya gelmez. Bu durumda kendimizden nefret etmemize hiç gerek yoktur. Bir gün, bizi çok beğenen, bizimleyken çok doğal ve açık davranan birine rastlayacağız. Her reddedişte bilinmelidir ki, yaşama iradesi iki kişinin çocuk yapmasını istememiştir. Schopenhauer şu sözleriyle bizi teselli etmeye çalışır:
''Bir erkekle bir kadın arasında aşk yoksa, bu onların birleşmesinden ortaya ancak kötü biçimlenmiş, mutsuz, kendi içinde uyumdan yoksun bir varlığın çıkacağına işarettir.'' (s: 240)
..
Yaşamımızın kısa bir döneminde de olsa zorluklar yaşamışızdır. Kimi bu zorlukların üstesinden kararlılıkla gelir, kimileri de mutsuzluğunu ölüme kadar sürdürür. Zorluklar yaşamanın tesellisini Nietzsche yapıtlarında vermiştir.
O, insanın, zaman zaman sefalet yaşamadan mutluluğa ulaşamayacağını söyler ve insan hayatındaki olumlu şeylerin ancak olumsuzluklar, manevi tatminin de ancak zorluklar sayesinde elde edilebileceğini gösteren bir benzetmede bulunur:
''Buzullarla, yarıklarla kaplı bu yamaçlara baktığımızda bir zaman sonra bunların yerinde ağaçlarla kaplı, derelerle sulanan, yemyeşil bir vadi uzanacağını asla hayal edemeyiz. İnsanlık tarihinde de bu böyledir: Zalim güçler bir yol açar, bu yolu açarken pek çok şeyi de yok eder ama yine de bu güçlerin açtığı yol gereklidir; çünkü daha sonra daha insancıl başka bir uygarlık bu açılan yoldan geçerek eserlerini inşa edecektir. İnsana korku veren, kötücül diye nitelenen enerjiler, aslında insanlık için çalışan mimarlar, yol işçileridir.'' (s: 275)
Alain de Botton'un bu kitabını okuduktan sonra, felsefenin biz insanlar için başka hangi teselliler verebileceğini düşündüm. Aklıma, sevilen birinin ölümü karşında yaşanan acının tesellisi, başarıya çok yaklaşmışken kıl payı kaçırmamızın tesellisi, bir organ kaybının yaşattığı üzüntünün tesellisi geldi. Bu tesellileri hangi filozofların eserlerinde bulabileceğimizin notlarını alıyorum. Belki ben de felsefenin tesellisi isimli bir kitap yazarım. Belki biri de çıkıp, felsefenin veremeyeceği tesellileri düşünür ve düşündüklerini bizimle paylaşır.
Yazılım ve Sistem Yönetimi: CM Bilişim














