ANKET
Hangi Otobüs Firmasından Memnunsunuz
YAZARLAR
Prof. Dr. Nazife Güngör
Prof. Dr. Yaşar Akça
Yrd. Doç. Dr. Haluk Erdem
Emrah Akbaş
Serkan Çiftci
Bekir Seçil
PİYASALAR
DOLAR
1,5105
EURO
1,9755
IMKB
60.737
HAVA DURUMU
Ankara 15 / 32 °C
İstanbul 20 / 28 °C
İzmir 20 / 35 °C
Aydın 18 / 35 °C
MAİL LİST
BURÇLAR
Burcunuzu seçin, günlük falınızı okuyun
Nöbetçi Eczaneler
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Prof. Dr. Nazife Güngör
DİLLERİ VAR BİZİM DİLE BENZEMEZ

Cadde boyunca yürürken hemen hepimizin dikkatini çekmiştir dükkan ve lokanta levhalarındaki yabancı adlar. Öyle ki artık gündelik yaşamımızı sürdürebilmek için biraz kendi dilimizi bilmek, konuşmak, anlamak yetmiyor. Biraz İngilizce, biraz Fransızca, hatta belki biraz İtalyanca ve İspanyolca da katmak gerekiyor dil belleğimize. Saçlarınızı kestirmek için bir berber dükkanı, yemek için uygun lokantayı, giysi almak için uygun mağazayı bulmakta zorlanırsınız yoksa.
Geçtiniz televizyonun karşısına, öğrenmek istiyorsunuz o gün olup bitenleri. O da ne? “Spiker” haberleri, birkaç ayrı dilden aldığı sözcükler karmasından oluşan son derece zengin bir dilde sunuyor. İşte dil zenginliği. Derken haberler bitiyor sıra Amerikan yapımı filmlere ya da dizilere geliyor. Başkalarının yaşamları, başkalarının aşkları, başkalarının acıları, sevinçleri. İşte kültür zenginliği.
Bilmek lazım elbet başkalarını da. Dünya bizden ibaret değil ki. Orada başkaları da yaşıyor. Bilmek, görmek, duymak hazım onları da. Peki ya biz, ya kendimiz ne oluyoruz? Onlar da bizleri görüyor,duyuyor, biliyor mu ya da bilmek istiyor mu? Canları isterse. Biz istiyoruz ya onlar gibi olmayı, onlara benzemeyi, yeterli, gerisi bizi hiç “enterese” etmez. Onlar istese de istemese de biz yaparız. Avrupa Birliği’ne de gireriz, onların dillerini de alır tepe tepe kullanırız. Bu arada kendi dilimize, Türkçemize olanlardan da hiç mi hiç sorumlu değiliz. Başkaları düşünsün bize ne?
Ve metroda iki gencin sohbeti çalınıveriyor kulağıma. Hallerinden çok belli, İkisi de üniversite öğrencisi. Genç kız heyecanla bir şeyler anlatıyor, genç delikanlının tepki sözcükleri ise ilginç. “Yuuh”, “çüşşş”, “ohaaa”, “vay anasını”. Genç kız devam ediyor anlatmaya, “oha falan oldum”, “waw falan oldum”
“İstikbal gençlerde” ne de olsa. Türkçemiz, dilimiz yabancı dillerin etkisine girdi, kirleniyor diye dert yanarken onlar çözümü çoktan bulmuşlar bile, vahşi dünyaya, yani doğaya dönüş yaparak.
Toplum olmanın, özellikle de ulusal bir toplum olmanın temel göstergelerinden biri, hatta belki de en önemlisidir dil. Bir arada yaşayabilmek, yaşamı paylaşabilmek, yaşama özgü ortak birtakım değerler, tavırlar, kalıplar, davranış biçimleri oluşturabilmek için önce iletişim kurmak gerekir. Bunun tek etkili yolu dildir. Aynı dili konuşabilmek. Aynı dilsel simgeleri paylaşabilmek, aynı simgelere ilişkin aynı anlamlandırmaları yapabilmek.
Dil birliği, beraberinde kültür birliğini de getirir. Aynı dili paylaşan topluluklar ancak ortak bir kültür, dolayısıyla da ortak bir tarih yaratabilirler. Ve ancak ortak bir kültür ve tarih yaratan insanlar ulusal bir kimlik de ortaya koyabilirler. Bu nedenledir ki Atatürk’ün çalışma programının temel öncelikleri arasında dil de yerini almıştı. “Diline sahip çıkmayan ulus hiçbir zaman gerçek bir ulus olamaz” derken hiç de haksız sayılmazdı. Dolayısıyla da Türk Dil Kurumu’nun kurulması, Türkçenin sadeleştirilmesi ve geliştirilmesi çalışmaları Atatürk’ün öncelikli eylem planları arasında yer almaktaydı.
Peki ama o günden bu güne ne değişti? Ne oldu da bugün tam tersi bir sürece girildi? Bir zamanların ulusal bağımsızlık, ulusal kimlik gibi yükselen değerleri şimdilerde gözden düşen değerleri durumuna mı geldi yoksa? Eğer öyleyse onların yerini alan yükselen değerler nelerdir? Ulusal bağımsızlık, ulusal kimlik gibi değerlerin yerini alacak başka hangi değerler olabilir ki? Kim, nasıl isteyebilir, nasıl göze alabilir ki bu yüce değerlerin gözden düşmesini, arka plana itilmesini? Kimliksiz, tarihsiz, idealsiz ve de ilkesiz kalmak, bırakılmak kimin işine gelebilir ki? Elbette birilerinin işine gelebilir. Dünyadaki yerini sömürenler, egemenler olarak belirlemiş kesimlerin, toplumların, devletlerin ve onların yardakçılığını yapanların işine gelebilir. Tarihsiz, dilsiz, kültürsüz bırakmak, sonra da bunları kendi istediği gibi biçimlendirmek. İnsanlık tarihin ilk çağlarından bu yana tarihin akışını belirleyen de hep bu egemenlik ve bağımlılık, başka bir deyişle de sömürme ve sömürülme ilişkisi olmamış mıdır?
Ve Türk toplumu olarak biz, bir yandan bağımsızlık şarkıları söylerken bir yandan da her zaman başkalarına benzemeye, başkaları gibi olmaya çalışmadık mı? Bütün kültürel ve dilsel zenginliğimize karşın nedense kendimizi hep eksik, hep yanlış görürken, başkalarını hep yeterli ve doğru görmek zayıflığını göstermedik mi? Kendimiz olmak, kendimize ait olana sahip çıkmak, kendimize benzemek neden bu kadar zor geliyor da başkalarını taklit etmek, başkalarına benzemeye çalışmak, başkalarını yüceltmek bu kadar çekici oluyor? Neden başkalarınca beğenilmek, bizden olmayanlarca kabullenilmek bu kadar cezp ediyor bizi. Bu kompleks, bu kendimizden kaçış, bu kendimizi beğenmeyiş neden? Kendimiz olarak başkalarının yanında yer almak, söz sahibi olmak, güç oluşturmak varken başkası gibi olmak adına kendimizden uzaklaşmaya yönelmek neden?

Bu yazı toplam 749 defa okunmuştur
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI
ÇOK YORUMLANANLAR