BİR MEMLEKET BULUŞMASI
Sevgili dostlar biraz gecikmelide olsa ikinci yazımla sizlerle birlikteyim. Bu yazımda sizlerle köy şenliğimizde yaşadığım güzellikleri paylaşmak istiyorum. Henüz köylerinde şenlik yapmayan hemşehrilerimiz ve köy dernekleri içinde teşvik olmasını ümidediyorum.
Uzun yıllar oldu bizler köylerimizden tasımızı tarağımızı toplayıp çıkalı. Ben diyeyim 18 yıl, siz deyin 20 yıl. Özellikle bizim köyümüzden ayrılmalar 1987'lerde başladı. Kendi kendine yeten bir toplumun hiç tanımadığı bir şehre gelirken ne bir sanatı, ne bir işi, nede bir mesleği tutunacağı dalı vardı. Ama insanlar yollara düşmüşlerdi bir kere, taşı toprağı altın olan bu koca şehrin yollarına. Ama hayat bunun böyle olmadığını kısa zamanda gösterecekti onlara.
Ne acılar yaşandı şehrin varoşlarının arka, çamurlu, yolsuz, susuz, elektriksiz sokaklarında. Gün geldi aç kaldı insanımız, gün geldi açıkta. Ama sabırla, inatla ayakta kalmaya, hayata tutunmaya çalıştı. Ve başardı da sonunda. Ondandır ki hayata tutunup kendisini sağlama aldığını hissettiği gün memleket hasreti düştü yüreğine. Yoksa bu insanlar akın akın köyünün yolunu tutmak için neden 30 küsur yıl beklesinlerdi ki!
Evet geçen onca yıl ayakta durmayı, hayata tutunmayı başarmalarını sağlamıştı bu insanların. Ve şimdi sıra memleket hasretini dindirmekteydi…
Dernek yönetimindeki arkadaşlar bu fikirlerini açtıklarında doğrusu hüsran yaşayabileceğimiz endişemi açıkça ifade etmiştim. Ama kısa sürede yanıldığımı anladım. İnsanlar akın akın köylerine, doğdukları topraklara koştular. Benim çocuklarımın hepsi –ki beş çocuğum var ellerinizden öperler- İstanbul'da doğmuş olmalarına rağmen onlar bile köye ayak basmaya, babalarının doğup büyüdüğü toprakları görmeye can atıyorlardı. Zaman zaman düğün cenaze gibi sebeplerle köye gittiğimiz oluyordu tabiî ki, ancak köyün havasını tam olarak teneffüs etmeden iş güç deyip dönüp geliyorduk.
Küçük kızım babasının köyünü hayalinde öylesine güzel canlandırmış ki adeta cennetti orası. Toprak sıvalı, yıllardır tamirat tadilat görmemiş evimizi gördüğünde öylesine bir hayal kırıklığı yaşadı ki anlatamam. “Babacığım köyünüz de eviniz de çok harabeymiş” deyiverdi. Daha sonra bu sözlerine üzüldüğümü düşünerek İstanbul'a dönene kadar benim gönlümü almak için çırpınıp durdu. Hatta öyle ki dönerken kendi ifadesiyle söylüyorum “Babacığım köyünüz çok güzelmiş. Hatta İstanbul'dan bile çok güzel.”
Ben çoluk çocuk şenlik gününden 5-6 gün önce çıkıyorum yola. Şenlik telaşesi başlamadan doya doya yaşamak istiyorum köyümün güzelliklerini. Hemhal olmak istiyorum köydeki dost, arkadaş, büyük küçük, tanıdık tanımadık herkesle. Daha İstanbul'dan çıkmadan küçük kızım Rüveyda Betül ve küçük oğlum Ahmet Muhlis tutturuyor “Ne kadar kaldı babacığım? Ne kadar kaldı babacığım?” İllallah dedirtiyorlar köye kadar.
Köy görünüyor sonunda. Bende çok özlemişim köyümü. Büyük oğlum elinde kamera, sürekli, adım adım çekiyor Sucah'ın başından itibaren dağları dereleri. Özelliklede bütün ihtişamıyla Kılıçkaya Baraj gölünün kenarında bir anıt gibi duran Karakaya hepimizi bir mıknatıs gibi çekiyor yanına. Çocuklarımın köye ilk gelişi bu. Köye girerken çocuklar tutturuyorlar “Baba bizim ev hangisi?” Öylesine kopmuşum ki, İstanbul'a döndüğümüzde görüntüleri seyrederken fark ediyorum kendimden ne kadar geçtiğimi. Büyük oğlum Muhammed Şamil defalarca “Babacığım bizim ev hangisi?” demesine rağmen onu hiç duymuyorum bile.
Evin önündeyiz işte. Komşular harman çekme telaşını bırakıp bir anda sevgi yumağı oluşturuyorlar etrafımızda. Çocuklar şaşırmış bakışlarla seyrediyorlar etrafı. Hoşbeşten sonra hemen barajın kenarına iniyoruz, su ile buluşuyor çocuklar. Giderken her türlü deniz malzemesini almamıza rağmen, maalesef çocuklarla baraja giremeden geri dönüyoruz. Temmuz sonu olmasına rağmen her gün müthiş bir rüzgar. Yalnızca tamda şenlik günümüzde, 26 Temmuzda gökten adeta ateş yağıyor. 4-5 gün boyunca çocuklarla altını üstüne getiriyoruz köyün ve Şebinkarahisar'ın.
Ve şenlik günü gelip çatıyor. Kafalarda soru işaretleri. “Ya katılım düşük olursa? Ya gelen misafirleri gerektiği gibi ağırlayamaz isek? Ya ses düzeninde problem çıkarsa????” Sorular birbirini kovalıyor. Önce şenlik alanı hazırlanıyor. Alan geniş, etrafı ağaçlık, köyün tam orta yerinde. Benden tam not alıyor. Sahne hazırlanıyor sonra, o da istediğim gibi. Geniş ve yüksek. Sahnenin arkasına, köyün karşı Güvercinlik tarafından çekilmiş harika bir posterinin üzerine “Hoş Geldiniz” yazısı asıyoruz. Şenlik alanına kadar hoş geldiniz pankartları eşlik ediyor misafirlere. Ses düzeni kuruluyor ve davul zurna sesi şenliğimizin başladığını duyuruyor cümle aleme. Davullar çalınıyor, horonlar tepiliyor, yöresel sanatçımız çok sevgili dostum Engin BAY sahne alıyor. Silahlar patlıyor sonra maalesef. Ve saatler 22.00'yi gösterdiğinde havai fişek gösterisi adeta büyülüyor ilk kez havai fişek gösterisine tanık olan köy çocuklarını ve büyüklerini. Birinci gün tadı damaklarda kalan güzel bir yemek gibi havai fişek gösterisi ile sona eriyor.
Asıl program bu gün. Sabah 9.00'da Bismillah diyoruz programa. Davul zurnanın kıvrak nağmelerini duyan alanda alıyor soluğu. Horonlar başlıyor. Maalesef yalnızca bizim köyümüzde mi vardır bu hastalık bilemiyorum ama sanıyorum bütün köylerde aşağı yukarı ciddi bir problemdir bu. Muhtarlık seçimleri köyü ikiye bölmüş durumda. Bir taraf buradan başlıyor horona, bir taraf şuradan. Mikrofon elimde, sunucuyum. İçime sindiremiyorum bu durumu. Her iki tarafın ileri gelenlerini yanıma alıp sahneye çıkarıyorum birlikte ve rica ediyorum birlik beraberliği bozucu hareketlerden lütfen kaçının diye. Amiyane bir tabir kullanarak ifade etmek zorunda kalıyorum bunu. Ve bu hareket etkisini gösteriyor biraz sonra. Birlikte horon başlıyor. Eski köy muhtarlarını onore etmek için sahneye alıyorum tek tek. Sonra tek tek, isim isim 45-50 yaş üzeri bütün köy büyüklerini. Öylesine mutlu oluyorlar öylesine gururlanıyorlar ki, hissediyorum bunu. Hatta büyük çoğunluğu şenlik sonunda yanıma kadar gelip utana sıkıla ne kadar gururlandıklarını ifade ediyorlar. Köyümüzün böylesine bir organizasyon yapacak seviyeye gelmiş olması mutlu ediyor onları.
Ve o kalabalık. Bir kalabalık bir kalabalık, iğne atsan yere düşmüyor adeta. “Duman Duman olalı böyle bir kalabalık görmemiştir” diyor herkes. Bütün çevre köylerden Güvercinlik, Yumurcaktaş, Darabul, İsiril, Esküne, Ahırcık, Saraycık, Çakır, Çileder, Kınık, Karacaören, Tönük, Sucah, Lapa, Avren'den insanlar görüyorum. Birde sayamadıklarım tabi. Mesela Örel'liler Ozan'lılılar… Hatta hediye çekilişi yapıyoruz, hediyeler bir Karacaören'e bir Avren'e, bir Güvercinlik'e bir Yumurcaktaş'a gidiyor. En uzaktan gelen Esküne'lilere bile hediye çıktı, anlayın artık gerisini. (Tabi bütün bu köyler bende eski isimleriyle güzel)
Öğlen saati geliyor. Herkes kesilen kurbandan (Büyük bir tosun) yeyip içiyor. Sık sık yemek almayan var mı? anonsları duyuluyor mikrofondan. Bir yandan horon devam ederken bir yandan da silah sesleri yıkıyor ortalığı. Gökten ateş yağıyor adeta. 2 saat mola deyip çekiliyorum gölgeye. Akşam aynanın karşına geçtiğimde tanıyamıyorum kendimi. Simsiyah olmuşum mikrofon elimde güneşin karşısında. Eski halime dönmem aylar aldı desem yeridir. Mikrofonu tekrar elime aldığımda ağalık seçimi vakti gelmiş oluyor. Müthiş bir yarış başlıyor ağa adayları arasında. Bir ara zavallı İsmet dayıda katılıyor yarışa. Biliyorum, tanıyorum, elde yok avuçta yok. 4 milyarla giriyor yarışa. Yarış bitince kenara çekip soruyorum “İsmet amca! ya sana kalsaydı ağalık?” “Köyün üzerindeki tarla ne güne duruyor, vallahi verecektim” diyor. Müthiş bir çekişmenin arkasından 7 milyara dayım Cemil Çiçek'e kalıyor ağalık. Yarışanlara teşekkür edip dayımı alıyoruz omuzlara.
Sonraki gün hep beraber yayladayız. Ağalık koçuda yaylada kurban ediliyor. Kurbanın haşılını yiyor, yaylaların ölü ceylanları dirilten o buz gibi suyundan içiyoruz. Nefis havasını teneffüs ediyoruz. Dağlarında kırlarında koşup oynadığımız yaylalar! Ne kadar güzel günlerdi onlar Allah'ım. İnsan sevdikleriyle vardır ve onlarla mutlu olur. Mutlulukta üzüntüde paylaşılmalıdır. Zira mutluluk paylaşıldıkça çoğalıyor, acı - üzüntü paylaşıldıkça azalıyor azalıyor, yok olmasa da azalıyor dostlar. Bunu bir kez daha bütün çıplaklığı ile müşahede ediyoruz bu birliktelik boyunca.
Evet sevgili dostlar bunlar hayatın güzellikleri. Şu yalancı dünyada kaç günlük ömrümüz var ki sanki. Bir ağacın altında gölgelenen bir yolcu misali. Bugün varız yarın yok. Yunus misali;
“Malda yalan mülkte yalan. Var birazda sen oyalan.”
Evet dostlar işet böyle geçiyor bir memleket buluşması. Ancak burada eski yönetime bir sitemimi iletmeden geçmek istemiyorum. Bu kadar güzelliklerden sonra ne bir gazetede, nede bir internet sitesinde bu güzelliklerle ilgili bir habercik olsun çıkmadı. Yalnızca paylaşım sitelerinde birkaç resim, birkaç görüntü o kadar.
Dimağlarda hoş anılarla İstanbul'a döner dönmez tutturuyor bizim bacaksızlar:
“Baba köye ne zaman gidiyoruz?”
Bir sonraki yazımda görüşünceye dek hepinizi Allah'a emanet ediyorum.