
Görele’nin bir köyünde yaşam yolculuğuna başlamışım. Ama doğduğum toprağa aidiyetim, daha iç evrenime sızacak zamanı bulamadan köyden koptum. Birlikte götürebildiğim tek anım, kardeşler ve anne ayrılığının yoğun acısıydı. Gerisi sisler arasında.
Yolculuk korkunç bir yağmurla birlikte, at ya da katır sırtında başladı. Yönümüz,bizim vadinin dağ tarafına doğruydu. Demek ki, dağların aşılabileceği bir mevsimdeydik.
İlk gurbet gecemi geçirdiğim Kızılali yaylasını ve içimizi ısıtan ısırgan yemeğini hiç unutmadım. O göçten belleğimde kalmış Cayra ve Çayırçukur adları, sisler içindeki yer isimleriydi. Yedigöz , Beytarlası ve Eşgüne yaylaları da sanırım bu günkü yayla tutkumun temel taşları oldular.
Alucra adı yer isimlerime eklendiğinde, galiba bir yıldan fazla dolaşmıştık.
Avutmuş günleri ise, kendimi de, çevremi de artık algılamaya başladığım bir zamanda beni içine aldı. Yeşili ilk kez orada fark ettim. Meyve ağaçlarını da..Ve dostluğu.. Sonra da su sesini. Kader bu ya, sanki Avutmuş’un bereketli toprağı, çimlenmemi sağlamak için beni kendine çekmişti.
Söz dağarcığıma henüz okul, kitap, defter, kalem..girmeden, ben kendimi Avutmuş İlkokuluna girmiş buldum. Öğretmenim İncelerin Ali Efendi idi.
Babamın, beni öğretmene teslim ettikten sonra, orada çaresiz bırakıp çekip gitmesi, yaşamımın aklımda kalan en etkileyici ve ilk terk edilmişlik duygusunu tatmama neden oldu. Hocamın, elimdeki okul gereçlerini göstererek, “Bak bunlar çok güzelmiş..” gibi bir şeyler söylemesi de karşılıklı bir sempati doğmasına yetmemişti.
Ben adam olma yolunda ilk şoklarımı atlatmayla uğraşırken, ilk emir cümlemi de almıştım. Hocam tahtadaki büyük A’yı göstererek, “Bunu cetvelinle defterine çiz.” Dedi.
Çiz, ne demek? Cetvel hangisi? Defter? Hiç bir şey bilmiyordum.
O gün başlayan okul serüvenim, sonunda bitmeyen kaderim oldu ve emekliliğe kadar o ilk gün travmasını hiç aklımdan çıkaramadım; ben yaşadım öğrencilerim yaşamasın diye. Aslında, Ali Öğretmenim bana, iyi öğretmen olmanın dersini vermişti.
Ertesi yıl Şebinkarahisar, Şıhlar Mahallesi’ne taşındık. İstiklal ilkokulu’na kaydoldum. Mahallenin, demir borudan, önündeki upuzun ve tek parça ahşap kürüne hiç durmaksızın akan billur suyunu ilk gördüğümde, bu bolluk beni çok şaşırtmıştı.
Şıhlar’da önce Medine teyzenin evinde oturduk. Kasap olan kocasının adını anımsayamıyorum. İkincisi Recep efendinin eviydi. Karısı Rabia teyze, oğlu Dündar, kızı da Şükran’dı.Son oturduğumuz ev Muhittin Hoca’ların eviydi.
10 Kasım 1938’i yaşadığımda 3’üncü sınıf öğrencisiydim. Kaymakamın evinin önünde toplandık. Hep, Atatürk sevgimin o gün ve orada başladığını düşünmüşümdür.
Bir de anılarımda Şebinkarahisar’la bütünleşen 1939 büyük depremi var. Deprem, gecenin bir yarısında uyanarak çok rahatsız edici bir gürültüye girmek biçiminde göründü bana. O sırada neler olduğu bence bir sırsa da, annemin, “Oğlan içerde kaldı.” Haykırışını duyunca, gürültünün iyiye alamet olmadığını sezdim. Ve sonra kışın ortasında ölümün soğuk yüzü,barakalı günler ve bitmeyen sıkıntılar..
Şebinkarahisar’ın en cömert yanını ortaya koyan ve kişiliğimi yapılandıran olağanüstü bir keşfimi herkesle paylaşmak isterim. Çünkü bu yazdığım, Şebinkarahisar’a bir teşekkür yazısıdır, bir vefa borcudur.
Galiba üçüncü sınıftan sonraki yaz tatiliydi. Bir grup çocuk mahalle arasında oynuyorduk. Bir ara gözüm, mahalle ve okul arkadaşımız Melahat ablanın tek başına oturup, kitap okumasına takıldı. Ben o ana kadar, kitap olarak sadece gönülsüzce okuyabildiğimiz ders kitaplarını biliyordum. Oysa Melahat abla, başka tür bir kitabı yiyecek gibi okuyordu. Aklım takıldı. Gittim sordum. Roman okuyormuş; ne demekse…
“Güzel mi?” Cevap olarak alt dudağını ısırdı ve başını iki yana salladı. Oyun unutuldu. Bende müthiş bir merak… Sonunda Melahat abla bana ödünç bir kitap verdi. İlk romanım ince bir sevda öyküsüydü. Beni adeta esir almıştı. Ertesi gün ikinci kitaba saldırdım; beğenmedim.
Yetmiş yıldır daha iyisini, hep daha iyisini arıyorum.
Bu, dokusu kültürle işlenmiş bir şehrin, bir çocuğu eli ile, kapısını çalan kader misafirine, hiç tükenmeyen bir mutluluk hazinesi bahşetmesidir.
Melahat’a yüz yüze teşekkür etmeyi çok istedim ve denedim de, Ankara’da olduğunu söylediler.
Orada bir dostum daha var. Şebinkarahisar’ın Türkiye çapında tanınmış, eğitim kitapları yazarı sevgili Hüseyin Hüsnü Tekışık, sadece sıra arkadaşım olarak öğündüğüm bir dost değil, mesleğimde başarılı olmak için yardımlarını hep yanımda taşıdığım bir kişiliktir de.
Ona ve onun şahsında tüm Şebinkarahisar’lılara en içten dileklerimi sunuyorum.
Azmi GÜLSOY
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |














